Kisisel ve Kurumsal Gelisim Egitmeni - Yonetim ve Insan Kaynaklari Danismani - Parlak Fikir Uzmani :)

 

Hepimiz karşılaşmışızdır işinden, yöneticisinden, çalışma arkadaşlarından, koşullardan, kazancından sürekli şikayet eden insanlarla. Şikayetçi kendini haklı görür ve herkesi kendisinin haklı olduğuna ikna etmeye çalışır. Mutlu çalışma arkadaşlarına alaycı bir üslupla yaklaşır, etrafının enerjisini emmeye devam eder. Aslında kendi de bilir ‘sürekli şikayet eden insanlarla kimse çalışmak istemez’. Ancak kendisinin o kategoride oldugunun ‘farkında’ değildir. Bu durumdaki kişilere biraz farkındalık kazandırmak adına hep aynı soruyu sorarım: ‘Bu kadar mutsuzsan neden hala buradasın?’

Hepimiz karşılaşmışızdır işinden, yöneticisinden, çalışma arkadaşlarından, koşullardan, kazancından sürekli şikayet eden insanlarla. Şikayetçi kendini haklı görür ve herkesi kendisinin haklı olduğuna ikna etmeye çalışır. Mutlu çalışma arkadaşlarına alaycı bir üslupla yaklaşır, etrafının enerjisini emmeye devam eder. Aslında kendi de bilir ‘sürekli şikayet eden insanlarla kimse çalışmak istemez’. Ancak kendisinin o kategoride oldugunun ‘farkında’ değildir. Bu durumdaki kişilere biraz farkındalık kazandırmak adına hep aynı soruyu sorarım: ‘Bu kadar mutsuzsan neden hala buradasın?’

If you learn fast, you are there first!

Sıfırladık, gözümüz aydın

Allahları para olanların, peygamberleri de Erdoğan olur tabi. Servet nasıl bu kadar büyük bir hızla el değiştirdi biraz parçaları birleştirince apaçık ortaya çıkıyor. Öyle büyük bir pislik ve bu pisliğe bulaşmış o kadar çok insan var ki batmamak için her türlü çirkinliğe ölümüne destek veriyorlar. Ses kayıtlarında bahsi geçen 1 milyar dolar sadece işin rüşvet kısmı, o miktarlarda rüşvetle alınan ihalelerin büyüklüğünü siz düşünün… Giden milli değer ve serveti zaten hiçbir maddi değerle ölçemeyiz. Giden hepimizin geleceği ve geri gelmesi muhtemelen artık imkansız, en azından bizler ve bizden sonraki 2 nesil göremez! Bizler nitelikli insanların mahkumiyeti, çocuk istismarı, tecavüz gibi konularda dünya markası olduğumuzu görebiliriz ama. İşin kötü yanı her anlamda karanlıkta dövüşüyoruz. Karanlıktayız çünkü ülkenin sadece belirli ve azınlık bir kısmı bu gerçeklerin ve ses kayıtlarının farkında. Karanlıktayız çünkü ülke bölündü bile. Karanlıktayız çünkü “gerekirse Türkiye’yi feda ederiz 44 yılda ördüğümüz hırkayı onlara giydirmeyiz” diyen şizofren bir “imam” ve kim olduğunu bilmediğimiz destekçileri var. Karanlıktayız çünkü bir futbol müsabakası için ölümüne taraftar olan ama ülke meselesine, birlik olmaya gelince “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen zihniyetler var. Saygının doğruluğa, başarının bilgiye, kazancın başarıya bağlı olmadığı bir ülkede Allah hepimizin yardımcısı olsun. Artık tamamen sıfırladık, gözümüz aydın.

MOT

Nereden geliyor?

Karga tulumba: Venedik İtalyancasındaki “Carga La Tromba!”, yani yelken indirip toplama emrinin değişerek dilimize geçmiş hali. 

Lebalep: Farsçada “Dudak dudağa, ağzına kadar dolu” anlamına geliyor. Leb farsçada dudak demekmiş. Ne tesadüftür ki, aynı kökten Latince dudak manasına gelen labium/labrum geliyor ve İngilizce’de bu lip oluvermiş.

Rafya: Bu kelime Madagaskar’ca! Anlamı ise, hasır örmekte kullanılan ot. Madagaskarca’dan geçmiş tek kelime.

Anadolu: Eski Yunanca’da anatole güneşin doğuşu anlamına geliyormuş. O zamanlarda kullanılan bir diğer popüler anlamı da Ege’nin Doğusu imiş.

Hamarat: Ermenice’de hamarod sıkı, derli toplu, titiz anlamına geliyor. 

Haspa: Bu kelime ise Yahudi İspanyolcası’ndan geliyor. Anlamı ise küstah, saygısız.

Kanka: Çingene dilinde konka yakın arkadaş, yoldaş anlamına geliyormuş.

Lavuk: Kürtçe’de oğlan çocuğu anlamına geliyor. Kıro ise delikanlı manasındaymış.

Lavabo: Kelimenin kökeni Fransızca. Anlamı, Kutsal Perşembe ayinlerinde rahibin ellerini yıkadığı kase. Hikayesi ise oldukça ilginç. İsa’nın çarmıha geriliş hikayesinde kritik bir rol oynamış olan Roma’lı komutan Pontius Pilatus’a atfedilen lavabo inter innocentes manus meas (“ellerimi günahsızlar nezdinde yıkayacağım”) cümlesinden.

Hanzo: Bunu okuduğumda çok güldüm. Düpedüz Almanca’daki Hans adından geliyormuş.

Dahası kitapta…

Kaynak: Sevan Nişanyan’ın “Sözlerin Soyağacı” adlı sözlüğü / Adam Yayınları

İki şey seni tarif eder. Hiçbir şeyin olmadığındaki sabrın ve herşeyin olduğundaki tutumun.

Artık eskisi gibi her hafta sonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.

İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.

Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık.

Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.

İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.

'Ben demiştim' ,'ben bilirim', 'ben zaten anlamıştım',

Sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun.

İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum.

Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken.

Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine.

Kestirmeleri de öğrendim gide gele.

Boş geçen her saniye değerli artık.

Daha yapılacak çok şey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim.

Gerektiğinde ‘HAYIR’ demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.

Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum.

Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.

Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.

Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar.

Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yasamadan hiçbir şey öğrenilmiyor.

Yasamışlığın oluşturduğu bir alçak gönüllülükle gülüyorum içimden sadece.

Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.

Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum.

Modaya uymak adına popumun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim .

Ayıp, günah yada ne derler korkuları çoktan geride kaldı.

Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor.

Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.

Sonra Sezen’in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.

İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor.

Yasamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.

Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yasadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.

İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.

Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok ise yarıyor.Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.

Can Dündar

1 kainat, 8 gezegen, 204 ülke, 804 ada, 7 deniz, 7 milyar insan, 1’inin gününüzü mahvetmesine müsade etmeyin.

1 universe, 8 planets, 204 countries, 804 islands, 7 seas, 7 billion people, don’t let 1 ruin your day.

Morgan Freeman